top of page

Rojin Kabaiş Dosyası: Hukukun Sessizliği mi, Delillerin Yetersizliği mi?


Toplumun hafızasında iz bırakan bazı olaylar vardır ki, yalnızca taraflarını değil, içinde bulunduğu toplumun adalet duygusunu etkiler. Rojin Kabaiş dosyası da hiç şüphesiz bu dosyalardan biridir. Genç bir üniversite öğrencisinin kaybolmasının ardından cansız bedenine ulaşılması, kamuoyunda derin bir üzüntü ve haklı bir adalet beklentisi doğurmuştur. Aradan geçen zamana rağmen dosyada hâlen cevap bekleyen soruların bulunması ise kamu vicdanındaki rahatsızlığı canlı tutmaktadır.


Ancak tam da bu noktada şu hususun altını önemle çizmek gerekir ki; ceza yargılamasının amacı kamuoyunun kanaatini doğrulamak değil, maddi gerçeğe hukuka uygun yöntemlerle ulaşmaktır. Hukuk devleti, en çok da toplumun büyük bir infial yaşadığı dosyalarda sınanır. Çünkü adalet, yalnızca suçlunun cezalandırılmasıyla değil; suçsuzun korunması, mağdurun hakkının teslim edilmesi ve gerçeğin hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkarılmasıyla mümkündür.

Soruşturma Kapsamında Değerlendirilen Hukuki Olasılıklar

Dosyanın bugün itibarıyla ulaştığı aşama dikkate alındığında, ölümün üçüncü bir kişinin eylemi sonucu meydana geldiği hususu kesin olarak ortaya konulabilmiş değildir. Bu nedenle herhangi bir kişi hakkında kesin nitelikte bir suç isnadında bulunmak, ceza muhakemesinin temelini oluşturan masumiyet karinesiyle bağdaşmayacaktır.


Bununla birlikte, Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmanın kapsamı gereği ölümün meydana geliş şeklinin tüm ihtimaller yönünden araştırılması zorunludur. Şayet ölümün üçüncü kişinin eylemi sonucu gerçekleştiği bilimsel ve hukuki delillerle ortaya konulursa, öncelikle Türk Ceza Kanunu’nun 81. maddesi kapsamında kasten öldürme suçunun oluşup oluşmadığı değerlendirilecektir.


Olayın oluş şekline göre nitelikli kasten öldürme, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, cinsel saldırı, delilleri yok etme veya gizleme ile suçluyu kayırma suçları da soruşturmanın doğal kapsamı içerisinde değerlendirilmesi gereken hukuki ihtimaller arasında yer almaktadır.

Ancak burada unutulmaması gereken temel ilke şudur: Ceza hukukunda ihtimal ile ispat aynı kavram değildir. Şüphe, soruşturmanın başlangıç noktası olabilir; ancak mahkûmiyetin dayanağı yalnızca hukuka uygun şekilde elde edilmiş, kesin, inandırıcı ve birbirini doğrulayan delillerdir. Şüpheli ölüm dosyalarında soruşturma makamları öncelikle faili değil, olayın nasıl gerçekleştiğini ortaya koymaya çalışır. Çünkü ortada bir suç bulunup bulunmadığı kesin olarak belirlenmeden fail araştırmasının sağlıklı şekilde yürütülebilmesi çoğu zaman mümkün değildir. Bizatihi bu sebeple, ölümün meydana geliş şeklinin açıklığa kavuşturulması soruşturmanın ilk ve en önemli aşamasını oluşturmaktadır.


Özellikle olayın su içerisinde meydana gelmiş olması, biyolojik delillerin korunmasını güçleştirebilmekte; fiziksel temas izlerinin kaybolmasına, olay yerinin doğal şartlar nedeniyle değişmesine ve kriminal incelemelerin daha karmaşık hâle gelmesine neden olabilmektedir.

Bunun yanında, cesedin uzun süre su ortamında kalması; suyun sıcaklığı, akıntının şiddeti, mikroorganizma faaliyetleri, suda yaşayan canlıların etkisi, güneş ışığına maruziyet ve mevsimsel iklim koşulları gibi birçok çevresel faktöre bağlı olarak ölüm sonrası değişikliklerin hızını ve niteliğini önemli ölçüde değiştirebilmektedir.


Adli tıp bilimi açısından değerlendirildiğinde uzun süre su içerisinde kalan cesetlerde epidermal ayrışma (skin slippage), maserasyon, yumuşak doku otolizi, ileri derecede postmortem dekompozisyon, gaz oluşumuna bağlı postmortem şişme ve sucul canlılara bağlı postmortem doku kayıpları görülebilmektedir. Bunun yanında ölüm sonrası meydana gelen bazı çevresel değişiklikler, travmatik lezyonlarla karıştırılabilecek artefaktların oluşmasına da neden olabilmektedir.


Bu durum yalnızca ölüm sebebinin belirlenmesini değil; ölüm öncesi meydana gelmiş olası travmatik bulguların ayırt edilmesini, biyolojik örneklerin elde edilmesini, DNA analizlerinin yorumlanmasını ve ölüm zamanına ilişkin klasik adli tıp kriterlerinin uygulanmasını da önemli ölçüde güçleştirmektedir.


Dolayısıyla bu tür dosyalarda olayın yalnızca otopsi bulgularıyla değerlendirilmesi yeterli değildir. Olay yeri inceleme raporları, kriminal laboratuvar sonuçları, dijital materyaller, HTS analizleri, baz istasyonu kayıtları, toksikolojik incelemeler ve adli biyoloji raporlarının birlikte değerlendirilmesi maddi gerçeğe ulaşabilmenin temel şartıdır.

Adli Tıp Kurumu’nun Dosyadaki Hayati Fonksiyonu


Şüpheli ölüm dosyalarında en önemli kurumlardan biri hiç kuşkusuz Adli Tıp Kurumu’dur. Ancak kamuoyunda çoğu zaman Adli Tıp Kurumu’nun yalnızca ölüm nedenini belirleyen bir kurum olduğu yönünde eksik bir kanaat bulunmaktadır.


Oysa Adli Tıp Kurumu’nun görevi, yalnızca ölüm sebebini tespit etmek değildir. Aynı zamanda ölümün meydana geliş şekline ilişkin biyolojik, toksikolojik, histopatolojik ve kriminal bulguları bilimsel yöntemlerle değerlendirerek soruşturma makamına teknik bir çerçeve sunmaktır.


Bu nedenle düzenlenen her adli tıp raporu; olay yeri inceleme bulguları, dijital deliller, DNA analizleri, kriminal laboratuvar incelemeleri ve dosyada bulunan diğer tüm delillerle birlikte değerlendirilmelidir. Zira ceza muhakemesinde bilirkişi raporları tek başına hüküm kurmaya elverişli mutlak deliller değildir.


Kanaatimce toplum vicdanını derinden etkileyen bu tür dosyalarda, tek bir ihtimal üzerinden sonuca ulaşmaya çalışmak yerine, bütün olasılıkların bilimsel yöntemlerle tek tek test edilmesi gerekir. Gerektiğinde farklı uzmanlık alanlarından ek bilirkişi raporları alınmalı, yeni kriminal incelemeler yapılmalı ve soruşturma hiçbir ihtimal göz ardı edilmeden yürütülmelidir. Nitekim ceza muhakemesinin amacı, bir kanaati doğrulamak değil; maddi gerçeği ortaya çıkarmaktır.

Kamu Vicdanı ile Hukukun Dengesi


Toplumun adalet beklentisi son derece haklıdır. Ancak kamu vicdanını tatmin edecek olan şey, herhangi bir kişinin suçlu ilan edilmesi değildir.


Gerçek adalet; doğru kişinin, hukuka uygun şekilde elde edilmiş kesin delillerle yargılanması ve maddi gerçeğin hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkarılmasıdır. Hukuk bazen sessiz görünür. Fakat bu sessizlik çoğu zaman delillerin konuşmasını bekleyen hukukun sessizliğidir.

Bir ceza soruşturmasının başarısı, kısa sürede bir şüpheli belirlenmesiyle değil; eksiksiz yürütülen bir soruşturma neticesinde maddi gerçeğe ulaşılmasıyla ölçülmelidir.


Kanaatimce adalet, yalnızca bir mahkûmiyet kararı vermekten ibaret değildir. Adalet; kimi zaman haksız yere suçlanan bir insanın itibarını koruyabilmek, kimi zaman ise hayatını kaybetmiş bir insanın geride bıraktığı tüm soru işaretlerini ortadan kaldırarak hakkını teslim edebilmektir.

Toplum vicdanını yaralayan dosyalarda, eksik yürütülen her soruşturma, cevaplandırılmayan her soru ve aydınlatılmayan her şüphe yalnızca mağdur yakınlarını değil, adalet duygusuna sahip bütün toplumu etkilemektedir. Bu nedenle hukuk devleti, yalnızca suçluyu cezalandırmakla değil; maddi gerçeği hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkarmakla yükümlüdür. Çünkü maddi gerçeğe ulaşılmadan verilen her hüküm, vicdanlarda yeni sorular doğurmaya devam edecektir.

Ezcümle; kamu vicdanı hızlı kararlarla değil, hakkın teslim edilmesiyle huzur bulur. Hakkın teslim edilmesi ise ancak hukuka uygun yürütülen etkin bir soruşturma, bilimsel yöntemlerle elde edilmiş güvenilir deliller ve adil bir yargılama sonucunda mümkündür. Benim hukuk anlayışıma göre adalet, yalnızca cezalandırmak değildir. Adalet; ölenin de, yaşayanın da, şüphelinin de, mağdurun da hakkını teslim edebilmektir. Çünkü hakkın teslim edilmediği yerde ne kamu vicdanı huzur bulabilir ne de hukuk devleti gerçek anlamda varlığını sürdürebilir. Özgürlüğünüz ve itibarınız değerlidir; ancak bir toplumun vicdanını ayakta tutan en temel değer de, hakkın sahibine eksiksiz teslim edilmesidir.

Fidan Gücüöz



bottom of page